“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar .”
Bu hepimizin çok iyi bildiği bir atasözüdür ve tarih bu sözü gerçekleyen verilerle dolu. Peki bu dokuz köyden kovulanlara ne olur? Akıllanıp onuncu köyde doğrularından vazgeçerler mi? Neden ilk dokuz köyde derslerini almaz bunlar? Dertleri nedir?
Bu seferki nacizane araştırmamız, tarih boyunca 9 köyden kovulanlarla ilgili. Araştırma gösteriyor ki; bu kovulanların, yürekli olmak, doğru bildiğini söylemek ve hak üzere gitmek gibi bazı ortak yönleri olsa da hepsi ayrı alanlara gönül vermiş birbirinden çok ayrı kişiler. Asıl benzerlik köylerde ve onları kovalayanlarda. Hep aynı kafa, hep aynı cehalet, hep aynı iktidar hırsı.
Bu yazıyı okuma zahmetine giren tüm okuyuculardan bir ricam var. Bu, benim sürekli devam ettirmek istediğim bir yazı dizisi olacak ve şimdilik çok kısaca ve çok bilinen isimlerden başlayacağız. Lütfen, siz de bildiğiniz 10. köy erbaplarını yazarak araştırmaya kaktı sağlayın.
Giriş
İktidarlar, her zaman akla, eleştirel düşünceye, bilime ve kendilerine muhalif olan tüm yaklaşımlara karşı durmuşlar, bir biçimde onları itibarsızlaştırmak ve yok etmek için her türlü zulmü yapmışlardır. Eğer iktidardakiler yobaz, bağnaz ve ileri derecede cahil ise bu zulüm daha da artmış, bilim bu kez alenen dışlanmış ve bilim insanları aforoz edilmiştir. Bazı şanslılar ömürlerini sürgünde ya da hapiste geçirirken çoğu bilim insanı bir şekilde ölümle karşılaşmıştır.
Bu noktada şu önemli tespiti yapmak yerinde olur; benim için Allah kelamı (din) ile bilim iki ayrı mecra değildir. Bunlar birbirinin zıddı ya da muadili de değildir. Her kim pozitif bilimlerle uğraşıyorsa, onlar aynı zamanda Allah’ın ayetlerini okumaya çalışıyorlar demektir. Zira bilim, zaten tanrı tarafından kodlanmış olan evren ve insan yasalarını tespit etmekten başka bir şey değildir. O yüzden, İmam-ı Azam Ebu Hanife ne ise, bu yazının bakış açısı ile, Kopernik de odur. Dili, dini, yaşadığı dönem ne olursa olsun “doğru” peşinde olan ve bu yüzden sıkıntı ve eziyet ile karşılaşan ama yine de caymayan herkes bu çalışmanın konusudur.
1.Peygamberler
Ne olursa olsun doğru bildiğini söylemek, hakim gücün karşısına dikilip onlara yanlış yolda olduklarını ifade etmek, yalanlama ile, iftira ile, türlü eziyetlerle, alaya alınmayla, yakınlarının ölümü ile ve nihayet gerektiğinde ölümle karşılanmak tüm peygamberler için mutlak ortak özelliktir. O yüzden 9 köyden kovulma kültürünün en ileri temsilcileri her zaman onlar olmuştur. Çünkü onlar insanları uzun zamandır kalıplaşmış ve türlü bağnazlık ve hurafe ile dolmuş eski inançlarından ayırmaya çalıştılar. İktidardakilerin güç tekelini, zalimliğini, kendilerini gücün sahibi olarak görmelerini eleştirip onlara karşı durdular. Alışılmış ve artık kanıksanmış alışkanlıkları yerle bir edip yerine yeni bir kültür getirmeye kalktılar.
Tüm peygamberler, asla kabul edilemez çok aykırı şeyler söylüyorlardı ve elbette mutlaka cezalandırılmaları veya yok edilmeleri gerekliydi. “Tüm övgüler Allah’a aittir” dediler mesela. Halbuki bu “ağam – paşam” kültürüne alışmış, iktidardakine methiyeler düzerek hayatta kalan dalkavuklar için de, sürekli övülmeye alışmış ve bu nedenle “at sidiği üzerindeki çöpte kendini kaptan-ı derya sanan sinek1 ” misalini gerçekleştiren yöneticilere de çok ters bir durumdu. Sonra herkesin ihtiyaç fazlasını fakirlerle paylaşmasının “hak” olduğunu söylediler. Hiç olabilir mi böyle bir şey; kendi üstün özellikleri nedeni ile zenginleşip semirmiş ve sömürü düzeni ile daha da zenginleşen hakim zümrenin bunu sindirmesi mümkün olabilir miydi? Sonra Tanrının kulları ile doğrudan iletişime geçtiğini, duaları duyup cevap verdiğini, hatta emirlerini, yasaklarını ve öğütlerini içeren doğru yol rehberi kitaplarının kendi dilleri ile ve kendi anlamaları için açıklanarak geldiğini söylediler. Sen git onca yıllık papazları, hahamları, imamları, efendileri, falcıları, büyücüleri, tarikat şeyhlerini oyunun dışında bırak, olabilir mi? Kabul edilir mi?
İnsan olmanın erdemini anlattılar. Yüksekliğin kandan, soydan, maldan değil insani ve sosyal sorumluluk sahibi olmaktan yani “takva” dan geldiğini söylediler. Ne soyda – ırkta itibar bıraktılar, ne efendilikte, ne kölelikte. Olmazdı tabii. Olmadı da!
Hepsi önce yalanlandılar, ciddiye alınmadılar, sonra alay edildiler, sonra tehdit edildiler. Becerebilenler öldürdüler, beceremeyenler sürdüler, savaş açtılar. Sadece onlara değil, onlara inananlara da türlü işkenceler yapıldı. Kur’an’da adı geçen ve bize kıssaları anlatılan o yüce insanları tek tek yazmayacağız. Çünkü hem başlarına gelenler, hem de onlarla ilgili Kur’an’da altı çizilen özellikler o kadar benzer ki, buna artık benzer denmez tıpatıp aynı denir.
Elbette Allah’ın bu yolda yürüyenlere bunların yapılmasına izin vermesinin altında başka bir hikmet var. Öncelikle Allah’ın insan iradesine saygısı var ki; peygamberlerini yalanlamayı ve eziyet etmeyi bile, tüm öğütlere ve kanıtlara rağmen, seçmekte özgürler. Ayrıca hak yolunda cefalar içinde yürüyenin tam inanmış olduğu ve bağlılığı da testten geçmiş oluyor. Doğru söyleyeni herkes sevse, hak yolunda yürüyenler nam, şeref, zenginlik edinse, buna meyledenin hak aşkından mı para aşkından mı meylettiğini nereden bilebilirsiniz?
Aslında bu araştırmayı benim gönlüme güzel gösteren de tam olarak bu nokta. Başta peygamberler olmak üzere, zikredeceğimiz tüm isimlerin çok güzel bir özellikleri var. “Hak” dediler mi bir şeye, akla ve mantığa meydan okuyorlar. Akıl ve mantık onlara iktidarla zıtlaşmamayı, başlarını belaya sokacaklarını, zahmete gireceklerini söylüyor ama onlar buna ancak gülüyorlar. Galiba biz fanilerin görmediği başka bir tat var aldıkları.
Hepsi de “isyan” eden insanın hikayesi. Verileni kabul etmeyen, düşünen, araştıran, akleden ve doğru için savaşan insanın. Aslında tüm dinlerin bizi dönüştürmeye çalıştığı tam “insan”ın örnekleri onlar.
Şöyle diyor Ali Şeriati :
İnsanlığın temelini oluşturan en büyük insani değerler, reddedebilme ve isyan edebilme özellikleridir… İnsanın gündelik hayatında yıktığı, elden çıkardığı ve feda ettiği ilk şey isyandır. … Niçin? Bazen taksit için!
Bu kelimeden öyle korkutmuşlar ki bizi, bunu okuyan çoğunluk “vay efendim milleti isyana teşvik ediyor ” diye ortalığı velveleye vermeye hazırdır. Hevesleri şimdilik kursaklarında kalsın. Bizim arzu duyduğumuz isyan başka. Bizi “eşekleştiren”2 insan olma bilincimizi körelten her şeye isyan etmeli insan. Dokuz köyden kovulanlardan biri olarak kendisinden bahsedeceğimiz Ali Şeriati günlük hayatta bize dayatılan birçok şeyin öz bilincimiz ve başkalarına karşı sorumluluğumuzu köreltmeye yönelik olduğunu söylüyor. Böylece insan, insanlığından çıkarılmış, sömürülebilen, güdülebilen, ölüme sürülebilen aptallar haline gelmiş oluyor. Bu din ile, kültür ile, medeniyet ile, bilim ile, maddi güç ile ya da özgürlükler yoluyla yapılabiliyor. Buna aykırı işler yapan ve insanlığı uyandıran herkes de bizim 10. köy ahalisini oluşturuyor.
2.Sokrates

Meşhur filozof Sokrates 10. köyün en eski üyelerinden birisi. Arkasında hiçbir yazılı kaynak bırakmamış ve söylemleri bize başta Platon ve Aristotales olmak üzere öğrencilerinin aktardıklarından ulaşıyor. Doğumu milattan önce 5. yüzyılda M.Ö 469 yılındadır. Önce doğa felsefesine yönelmiş ancak sonradan insani problemlere ilgisiz olduğu gerekçesiyle doğa felsefesinden vazgeçmiştir. Çevresine topladığı gençlerle hem dolaşıp hem sohbetler eden ve bu sohbetleri sırasında sürekli sorular sorarak onları düşünmeye, akıl yürütmeye ve sorgulamaya yönelten biriydi Sokrates. Yaşadığı dönemde Atina’da insanların morali ve politik ahlak bir gerileme hatta kriz dönemindedir. Sokrates ahlak felsefesinin kurucusu olarak bilinir ve dönemin bilgelikleriyle ünlenenlerini ya da politik liderlerini sorularıyla bunaltması ünlüdür.
Ona göre sorgulanmamış bir yaşam yaşamaya değmezdi. İnsanlara sürekli “Kendini tanı, o zaman başkalarını ve evreni de tanıyacaksın” diyordu. Şu düşüncesi zaten tek başına 9 köyden kovulmasına yeterlidir;
Sokrates yaygın önyargılardan veya toplum tarafından kabul edilmiş kavramlardan hoşnut olunmaması gerektiğini savunmaktadır. Sokrates öğrencilerine;
“Okuduklarınızı veya duyduklarınızı değil, kendi öz düşüncelerinizi, kendi içinizde olup bitenleri söyleyin. Başkalarının ağaçlarından meyve yeme alışkanlığından sıyrılarak, kendi bahçenizin fidanlarını yetiştirin. İşte o zaman, meyve yemenin zevkini tadacaksınız” diyordu.
M.Ö 399 yılında aleyhinde bir dava açılır. Devletin tapındığı tanrılara tapınmamak, onun yerine yeni ve bilinmedik dini uygulamalar ortaya atmak, Atina gençliğini kötü yola sürüklemek suçlarından mahkemeye çıkarılır. İdam cezasına mahkum edilir. Bunun karşısında “Sizin istediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa, kendim gibi konuşup ölmeyi yeğlerim” diyen adamdır o. Yine bir rivayete göre karar açıklandıktan sonra yanına gelen üzgün karısı: “Ah, bu kötü adamlar seni haksız yere öldürecekler” der. Sokrates ise karısına şöyle cevap verir: “Evet, haksız yere öldürecekler, haklı yere öldürseler daha mı iyiydi?”
3.Pisagor

Sokrates’a çok benzer bir hayat öyküsü de çağdaşı Pisagor’da var. M.Ö 570 – 495 yılları arasında yaşamış bir filozof ve matematikçi. Pisagor teoremleri ve matematiğe katkısı ölümünden 2500 yıl sonra bile hala biliniyor. Sayıların babası olarak da anılan Pisagor ve öğrencileri her şeyin matematikle ilgili olduğuna, sayıların nihaî gerçek olduğuna, matematik aracılığıyla her şeyin tahmin edilebileceğine ve ölçülebileceğine inanmışlardır. Allah’ın ayetlerini okumuşlar ve matematik dili ile evreni yorumlamışlardı yani. “…Ayrıca Dünya’nın yuvarlak olduğunu iddia eden ilk bilim insanıdır. Akşam ve sabah yıldızı olarak adlandırılan yıldızların da Venüs gezegeni olduğunu da keşfetmiştir. O dönemlerde hakim olan Güneş’in Dünya etrafında döndüğü görüşüne de karşı çıkmıştır ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü savunmuştur. Ancak bu görüşüyle çok sert tepkiler alması sebebiyle bu düşüncesini resmi olarak açıklamamıştır.”
Pisagor siyasi baskılar nedeni ile Yunanistan’dan ayrılarak İtalya’nın güneyindeki Croton kentine gitmek zorunda kalmış. Orada da bir okul kuran ve 300 öğrencisi ile kısa sürede adından söz ettiren Pisagor yobazların kışkırtması ile galeyana gelen halk tarafından öğrencileri ile birlikte okulunun içinde yakılarak öldürülmüştür.
300 insanı diri diri yakacak kadar gözlerini kör etmiş bu kalabalığın bu davranışının altındaki nedir? Pisagor ve öğrencilerinin matematik ile evreni keşif çabaları kimi niye rahatsız etmiştir?
4. Giordano Bruno

Geldik ortaçağa. Bu dönem doğru söyleyen, söylermiş gibi yapan ya da sapkın kilisenin saçma öğretilerine azıcık bile dil uzatanların tamamının en acı şekilde katledildiği çağdır. Tüm ortaçağ tarihinde görüşleri ya da sadece iktidarda olan sapıklara ters düştüğü için işkence görmüş, yakılarak öldürülmüş, sürülmüş, afaroz edilmiş binlerce isim sayılabilir.
Bruno üstada saygımızı ifade etmeden önce kısaca bu dönemle ilgili bir iki not ekleyelim; ortaçağ Avrupası bağnazlık ve cahil yobazlığın din kisvesi altında zulüm etmenin zirvesine ulaştığı yerdir. Benzerleri Yahudilerde de, Müslümanlarda da görülen bu tür devirlerin hakim özelliği çarpıtılmış ve belirli kesimlerin rant ve güç kaynağı haline getirilmiş dinciliktir. Din değildir, dinciliktir. Zira temiz haliyle din bunların yaptıklarının tam tersini emreder. Kutsal olan din akıldan ve sağduyudan uzaklaştırılınca dincilik insanı insanlaştırmaz, hayvanlaştırır. Düşünmeyen, sormayan, akletmeyenler, kaçınılmaz olarak kin, nefret ve çıkar ilişkileri ile beslenen bir grup tarafından yönetilir. Bu grubun da en iyi yaptığı; eğitimsiz sürüler oluşturmak, onları kandırmak ve yoldan çekmek istediklerinin üzerine linç sürüleri salmaktır.
Giordano Bruno da talihsiz bir dönemde yaşamış önemli beyinlerden biriydi. Filozof, rahip, gök bilimci ve okültist3 olarak tanımlanıyor. Rönesans felsefesini biçimlendiren en önemli düşünürlerden biri olarak görülüyor.
“1548 yılında İtalya’nın Nola kasabasında dünyaya geldi. Onaltı yaşındayken Dominiken adını taşıyan bir tarikatta yer aldı. Burada Tomasso tanrıbilimini inceledi. Yeni ve eski filozofları okuyarak kendini geliştirdi.
Kopernik sistemi ile tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı. 1576 yılında Roma’da daha 28 yaşında iken sapkınlık, dinsizlik şuçlarından dolayı hakkında dava açıldı. Düşüncelerinde ısrar etti ancak Engizisyon baskısından kurtulmak için Roma’ya ardından Kuzey İtalya’ya kaçtı.
Dinsizlik ile suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamadı, sürekli gezdi. Cenevre’ye geçti, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra’da devam etti yaşamına. 1582 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde bir kürsü elde etti. Londra’da yapıtlarının birkaç bölümünü kitaplar halinde bastırdı. Londra’dan kısa bir süreliğine yine Paris’e geçen Bruno daha sonra bir İtalyan aristokrat olan öğrencisi Macenigo tarafından Venedik’e davet edilince bu daveti kabul etti. Burada Galileo Galilei ile tanıştı.
Ancak Macenigo adlı bu aristokratla çatışınca, onun tarafından Engizisyon’a teslim edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve bilim adamı olmanın onurunu daima korudu.
Sekiz yıl hapiste kalarak tanrıya saygısızlık, ahlaksız davranış ve dinden çıkmak suçlarından soruşturuldu ve yargılandı. Uzun bir yargılamanın sonunda Hristiyanlık’ın ünlü ilkesine göre, “kanı akıtılmadan eziyet edilerek öldürülmesine” karar verildi. Kilisenin bu kararı, Roma’da Campo dei Fiori meydanında 17 Şubat 1600 de Bruno’nun diri diri yakılması ile yerine getirildi.”
Ölüm kararını kendisine bildiren yargıca : “Ölümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz.” demiştir.
Üstattan bu kadar uzun bahsetmemin sebebi ise, bu araştırmamızın da ruhunu oluşturan aşağıdaki sözüdür :
Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.
5. İskenderiyeli Hypatia

Bir de kadın bir alimden bahsedelim. M.S 370 yılında doğan Hypatia Yunan filozof, matematikçi ve astronomdur. İskenderiye Kütüphanesi’nde felsefe, matematik ve astronomi üzerine dersler vermiştir.
Çok iyi yetişmiş ve çağının ötesinde bir kadındı Hypatia ve ona göre din, bilimdi, felsefeydi. Bakın o da akıl yürütmeyi, körü körüne inancın aksini yani aslında Kur’an’ın özünü ifade ediyordu;
“Düşünme hakkını hep kullanmalısın, çünkü yanlış düşünmek hiç düşünmemekten yeğdir.”
İnanç sistemi diye anlatılan safsatalar onun da canını sıkıyordu;
“Masallar masal diye, efsaneler efsane diye anlatılmalıdır. Boş inançları gerçek diye öğretmekten daha korkunç bir şey olamaz. Çocuk aklı bunları kabul eder ve çocuk yanlış şeylere inanır. Bu yanlış inançlardan arınmak çok zor olur, uzun yıllar alır. İnsanlar boş inançlara bir gerçekmiş gibi inanıp uğruna dövüşürler. Hatta boş inançlar uğruna daha fazla dövüşürler çünkü boş inanç öylesine elle tutulmazdır ki çürütülmesi neredeyse olanaksızdır.”
Ee, böyle düşünen ve çok ayıp şeyler söyleyen bu kadının mutlaka cezalandırılması gerekiyordu. Yaşadığı dönemde, MS 412 yılında, İskenderiye Patrikhanesinin başına Kiril(Cyrille) adlı bir papaz atanmıştı.
“Kiril kendini beğenmiş, dini istediği gibi saptıran ancak etkin konuşma biçimi ile halkı etkileyebilen biriydi. Asıl amacı din yaymaktan öte siyasi gücü ele geçirmekti. O dönemde İskenderiye’de siyasi güç Romanın atadığı, zamanında Hypatia’nın öğrencisi, aşığı ve zamanla en iyi dostu olan, o günün koşullarına göre aydın sayılabilecek Orestes’in elindeydi. Kiril’in amacı Orestes’i zayıflatmak olunca elinde çok güçlü iki kozu vardı: Din ve Hypatia”
Araştırmayı okumaya devam ettikçe defalarca aynı senaryoyu göreceksiniz. Yazının başlarında da belirttiğim gibi, dokuz köyden kovulanlar ayrı kişilikler ve uzmanlıklarda insanlar olsa da kovanların kafaları birbiriyle aynıdır.
Piskopos Kiril, Hypatia’yı hedef göstererek İncil’den yaptığı alıntılar ile halkı kışkırtmış ve Hypatia, halk tarafından “dinsiz” ve “şeytan” olarak nitelendirilmiştir. Kısa bir süre içerisinde de Kıptî bir Hristiyan çetesi tarafından taşlanarak öldürülmüştür.
6. Che Guavera

Ernesto Che Guavera şu ana kadar yazdığımız profillerden biraz farklı. Bir filozof ya da bilim adamı değil ama sömürüye karşı çıkması ve doğru bildiği için ölüme rağmen mücadelesi ile onuncu köy sakinleri arasında olmayı sonuna kadar hak ediyor.
14 Haziran 1928 ‘de Arjantin‘in Rosario şehrinde doğdu. 1948 yılında Buenos Aieros Üniversitesi‘nde tıp alanında başladığı eğitimini, 1953 yılında tamamladı. Güney Amerika ülkelerine, öğrencilik hayatı boyunca gitme fırsatı buldu. İngilizce ve Fransızca dillerini akıcı bir şekilde konuşabiliyordu.
Bir not olarak ekleyelim. Onuncu köy sakinleri arasında kendini eğitmemiş ve ortalamanın üzerinde eğitim almamış pek kimse bulamazsınız. Yürekli olmak ve hakkı söylemek için üniversite okumaya ya da eğitim almaya gerek yok elbette. Hatta eğitimin insanı pasifleştirdiği ve eşekleştirdiği durumlar da çok, ancak düşünebilen bir akıl, başkaları için de sorumluluk hissetme, merak ve isyan eden bir yürek ortak özellikleri.
“Guavera Tıp eğitimi alırken Latin Amerika’yı baştan aşağı dolaştı ve bu sayede birçok insanın karşı karşıya kaldığı yoksulluğu doğrudan gözlemleyebildi. Bu deneyimler sonucunda bölgedeki ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırmanın tek yolunun devrim olduğuna inanarak Başkan Jacobo Arbenz Guzmán’ın önderliğinde Guatemala’nın sosyal devrimine katıldı.”
Sonrasında Fidel Castro’nun hareketine katılan, gerilla savaş teknikleri ile ilgili bir çok kitap yazan Guavera, pek çok devrimci operasyona katıldıktan sonra CIA baskısı ile Küba’dan ayrılıp Bolivya’ya geçti. Orada yine CIA operasyonu ile Bolivya ordusu elindeyken öldürüldü. “Son saatlerinde yanında bulunanlar ve onu öldürenler, yargısız infaz edildiğine tanık olmuşlardır.” diyor wikipedia.
“Savaşan, kaybedebilir. Savaşmayan, çoktan kaybetmiştir.” diyordu. Aynı zamanda; “Okuma yazma bilmeyen milletleri kandırmak kolaydır. Kaybettiğin tek savaş, uğrunda savaşmaktan vazgeçtiğindir.” gibi çok sakıncalı sözleri de vardır.
Bu tür adamların, “takva” olarak özetlediğimiz bireysel farkındalık ve topluma karşı sorumluluk duygusu hissettiğini söylemiştik; bakın kendi ifadesi ile ne diyor bu konuda:
“Bir devrimci başkasına atılan tokadı kendi yüzünde hissedendir.”
Yazının birinci bölümünü burada bitirelim. Daha yazacak bir çok harika insan ve bir çok kötü hikaye var. Bu insanlar, nerede ne zaman yaşasalar o dönemi daha güzel hale getiriyorlardı. Hiçbiri içinde yaşadığı sosyal duruma, adaletsizliğe, bilim dışılığa, ahmaklığa sessiz kalamazdı. Sadece dünyanın güneşin etrafında döndüğü gerçeğini aptallara kabul ettirmek için onlarca insan öldü. Kimi siyasi çevreleri rahatsız etti, kimi zulme ortak olmalarını isteyenlere “hayır” dedi. Kimi gerçekleri araştırmaya çalıştığı için yok edildi. Habil ve Kabil den beri devam eden iyi – kötü savaşının önemli kahramanları onlar. Şu an sahip olduğumuz bir çok şeyi onların cesaretine ve güçlü yüreklerine borçluyuz.
Bir sonraki yazıda onuncu köyün diğer sakinlerine bakmaya devam edeceğiz. Ayrıca Kur’an’ın bu insanları ve karşı saftaki kötüleri nasıl tarif etiğine de bakacağız.
Başta söylediğim gibi, yorum ve katkılarınızı esirgemeyin lütfen…
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere….
1: Bu, Mesnevi de geçen bir kıssadır: “Büyükçe bir at sidiği birikintisi üzerinde yüzen bir saman çöpüne konan minik bir sinek etrafına bakmış ki engin deniz boyunca kimse yok. Ben buranın kaptan-ı deryasıyım demiş kendi kendine”
2: Bilinç ve Eşekleştirme, Ali Şeriati, Fecr Yayınları
3: Okült, bilimsel yöntem dışındaki yollar ile “gizli” bilginin araştırılması demektir. Terim, Latince “gizlemek”, “saklamak”, “üstünü örtmek” anlamına gelen “occulere”den türemiştir. Eski Yunan’daki karşılığı ezoteriktir. Astroloji, simya ve büyü gibi eski zamanlardan modern zamanlara kadar bir şekilde bilim sayılmış olan tüm etkinlikler ve modern zamanlardaki duyum ötesi algı, hipnoz, telepati ve pirokinezi gibi parapsikoloji alanına giren ve bilimsel çevreler tarafından kuşku ile yaklaşılan araştırma alanları okültün (gizliciğin) kapsamı içindedir.
http://www.felsefe.gen.tr/filozoflar/sokrates-olumu-idami-sokrates-neden-idam-edildi.asp
https://muhendistan.com/pisagor-kimdir/
http://apelasyon.com/Yazi/100-dusunce-ozgurlugunun-ilk-havarisi-giordano-bruno
http://www.milliyet.com.tr/hayati-pahasina-gercegi-soylemekten-vazgecmemis-9-bilgin-molatik-4712/?Sayfa=6
https://www.matematiksel.org/zamanin-cok-otesinde-bir-kadin-hypatia/
https://tr.wikipedia.org/wiki/Che_Guevara
