Murat Turan/ Aralık 26, 2019

Yazı dizisinin üçüncüsü ile karşınızdayım.

Önceki iki yazıya buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Doğruyu savunduğu, inandığı değerleri ifade etmekten geri durmadığı için zulm görmüş, sevdiklerinden, vatanından ve canından ayrılmak zorunda kalmış onuncu köy sakinlerine devam ediyoruz.

Bu isimlerin hepsi türlü çileler ve sıkıntılarla boğuşmuş ancak bence bir lütuf olarak isimleri ve hikayelerinin unutulmaması ile ödüllendirilmiş insanlar. Çünkü fark yaratan ve iz bırakanlar her zaman kıyam edenlerdir. Haksızlığa kıyam edenler, yolsuzluğa kıyam edenler, sosyal adaletsizliğe, sömürü düzenine, ırkların, sınıfların ya da ailelerin üstünlüklerine isyan eden insanlar.

Konuyu oldukça kapsamlı işleyen Ali Şeriati, bu insanları ve bu insanların karşı çıktıklarını analiz ederken çok çarpıcı bir tespitte bulunuyor. Öyle ki; tarihte her zaman hem de hiç istisnasız olarak 3 kesim zulüm ve eziyet yapmış ve tüm isyanlar bu üç sınıfa karşı olmuştur;

…Musa’ya bakın. Musa, önceden de belirttiğimiz gibi üç sembole karşı kıyam ediyor. Dönemin en büyük sermayedarı olan Karun’a, şirk dininin en büyük din alimi olan Belam Baura’ya ve dönemin en büyük siyasi gücünün sembolü olan firavuna karşı baş kaldırıyor. Yani mevcut duruma isyan ediyor… (Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Fecr Yaynları 13. Baskı, 2018, Ankara, syf.26)

 

Her dönemde bir Firavun, bir Karun ve bir Belam Baura var. Bu üç büyük bela unsuru, çıkarları için onlara hizmet edenler ve cahillikleri ile hizmet etmek durumunda bırakılanların gücü ile yozlaşmışlığın, insani değerlerden uzaklaşmanın, şirkin ve ızdırabın baş aktörleri olmuşlar. Tarih gerçekten de tekerrürden ibaret, öyle ki; bu üçlü, her devirde karşılarına dikilen Musa’lar da bulmuşlar. O halde Kur’an’da Musa peygamber kıssası ile ifade edilenler tarihi bilgiler değil, evrensel gerçeklerin ve insan düzeninin değişmez tekerrürünün muhteşem tasvirinden ibaret. Sürekli geçerli ve sürekli taze bilgi.

Gerçek kahramanlarla devam edelim;

10. Deniz Gezmiş

Türkiye Kurtuluş savaşını mucizevi şekilde kazandı, bağımsızlığını korudu ve Cumhuriyeti ilan etti ama büyük güçlerin onu parçalama ve bölgede pay alma planları sadece beklenmedik şekilde ertelenmiş oldu.

Tarih bize, peygamberlerin ya da istisnai büyük adamların önderliğinde yapılan tüm devrimlerin hemen arkasından, maalesef, geçici olarak sinen çıkar odaklarının, ince ince karşı devrime başladığını ve yapılan tüm iyileştirmelerin, bir ağacı kemiren kurtlar gibi, yavaş yavaş çürütüldüğünü göstermiştir.

Büyük Türk milletinin kurtuluş devrimi de istisnai değildir bu açıdan.  Kötülük uyumaz, dinlenmez, vazgeçmez. Kurduğunuz düzenin sürekli ve uyanık şekilde bekçisi olmazsanız bozulma hızla başlar. Atatürk’ün ölümünden sonra da işler tersine dönmeye başlamıştır. Onun zamanında düzendeki paylarından büyük kayıplar yaşayanlar hemen klasik yöntemlerle kemirme işlemine başladılar.

Ilımlı İslam ve Büyük Ortadoğu projeleri, Atatürkçülüğün içinin boşaltılması, Amerikan yardımı adı altında özgürlüklerimizin elimizden alınması. Ülkenin kendi kaynakları ile kalkınan bir yer olmaması, aksine, büyük güçlere borçlanan ve çoğu ihtiyacını ithal eden bir sömürü olması yolunda büyük işler yapıldı ve hala da devam ediyor.

Bunların detayları bu yazının konusu değil. Ama Deniz’in, Mahir’in, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan gibilerin neye isyan ettiklerini anlamanız için küçük bir giriş gerekliydi. Çünkü cahilce ve haince; solcu, devrimci, komünist gibi sıfatlarla yaftalansalar da, asıl dertleri  Amerikanlaşan, rant peşinde koşan ve kendi sömürü projelerini içten içe uygulayan emperyalist güçlere karşı durmaktı.

Deniz Gezmiş bu isimler arasında hafızalarda daha fazla kaldı ve bir bakıma sembolleşti. Ama dik duruşları, hakkı savunuşları ve doğru bildikleri için ölümü bile göze almaları açısından hiçbirini birbirinden ayırmadan onuncu köye hoş gelmişler diyebiliriz.

Ben o dönemi ve bu üç fidan gibi nicelerini kısacık bir yazıya nasıl özetlerim bilmiyorum. 1950’lerden sonra giderek hızlanan “Amerikancı İslamcılık” kendi rant ve çıkarları için ülkenin geleceğinin satılması projesidir. Bu projenin karşısında duran, sırlarını ifşa eden ve milleti bu konuda uyarmaya çalışan herkes; Denizler, Mahirler, Uğur Mumcu’lar, Abdi İpekçiler, Muhsin Yazıcıoğlu ve daha niceleri kaçınılmaz olarak zulüm gördüler ve bu yazının konusu haline geldiler.

Deniz ve onun adıyla temsil ettiğimiz 68 kuşağı giderek hızlanan Amerikan sömürüsü olma projesinin karşısında durmuşlardı. O dönemin sosyalist akımlarıyla kendi fikir ve düşünce sistemlerinde de belki yanlışlar vardı, devrim ve silahlı mücadele unsurlarını nerede, ne zaman ve ne şiddette kullandıklarını da sorgulamak ve tartışmak mümkündür.  Ancak inandıkları ve tüm hayatlarını uğruna harcadıkları şey, bu ülkenin başka ülkelerin yönetimi altına girmemesi idi ve bu konudaki yüreklilikleri tartışılamaz.

Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar.”
“Biz başarılı olacağız. Buna şüphem yok. Acaba zafere kavuştuğumuz ve memleketi kurtardığımız zaman Osmanlı ricalinin ileri gelenleri utanmak hissini duyabilecekler mi?.. Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hakimiyet hakkına, dışarıda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış. Buna ve böylesine, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeden böyle bir mandayı niçin kabul etsinler? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi âşık olacaklar? Bu ne hayal ve ne gaflettir? Hayır Paşalar hayır; hayır beyefendiler hayır, hayır; hayır hanımefendiler hayır, manda yok, ya istiklal ya ölüm var… (Atatürk, 1919)

 

5 Nisan 1946’da Amerika’da ölen bir büyükelçinin cenazesi Türkiye’ye bir jest olarak Misouri zırhlısıyla getirildi. O zamanlarda Amerikan yanlısı propaganda hakim basın ve hükümet eliyle yürütülüyor, milletin perperişan halinin Amerikan yardımlarıyla düzeleceği söyleniyordu. Misouri zırhlısı törenlerle karşılandı. İlk kez camiye “Welcome” mahyası asıldı.  PTT pul bastı, Tekel özel bir sigara üretti. Kırk yıllık rus salatası bile Amerikan salatası olmuştu. Karaköy Beyoğlu arasındaki evler beyaza boyandı, gece kulüpleri ve barların önüne İngilizce tabelalar kondu. Hatta mürettebatı iyi ağırlamak için genelevdeki kadınlar muayene edildi ve genelevler beyaza boyandı.  Türkiye Almanya ve Rusya ekseninden Amerika eksenine yavaşça kaydırılıyordu. Sonrasında Amerikanın yalakası olacak Amerikancı İslamcı bir kesim özenle yetiştirilecekti.

1968 li yıllarda, hem bizde hem de dünyada bir devrimcilik ve özgürlük rüzgarı esiyordu. O yıl Amerikan 6. filo boğazlardan İstanbul önlerine geldi. Onlar da Misouri gibi karşılanacaklarını umuyorlardı ama pek bekledikleri gibi olmadı. Gençliğin anti-emperyalist ve Atatürkçü karşı direnişi 6. Filoya İstanbul’u dar etti.  “Geldikleri gibi gidecekler”, Emperyalizm ve Yerli Uşaklarına karşıyız” gibi pankartlarla binlerce insanın katıldığı yürüyüşler düzenleniyor ve 6. Filo askerlerini rehin almaya varan tepkiler gösteriliyordu.

Karşı taraf da boş durmadı tabi. Yine “din” kullanılarak imanlı Müslümanların kızıl komünistlere savaş açmasını söyleyen basın şiddet ve vahşet öğütleyen manşetler atıyor ve filo gemilerine doğru namaz kılmak gibi acayip eylemler yapıyorlardı.

Gazeteler eylemci öğrencileri “din düşmanı”, “vatan haini” olarak gösteriyordu. Tüm bu gerilimler ve aslında aynı ülkenin kardeş insanları olan bu gençlerin farklı uçlarda kutuplaştırılarak birbirine kışkırtılması “Kanlı Pazar” denen olaya kadar uzandı. Aslınca Amerikancılığı savunan ama büyük ihtimalle kendilerinin İslamı savunduklarını zanneden, eli sopalı yeşil sarıklı bir güruhun da aralarında ateşleyici olduğu bir kalabalık taksim meydanında “diğerlerine” saldırdı;

16 Şubat 1969’da Amerikan 6. Filosu’nun İstanbul’a demirlemesini protesto için “emperyalizme ve sömürüye” karşı bir mitinge sağcı militanlar “Müslüman Türkiye” sloganlarıyla saldırdı: Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü, yaklaşık 200 kişi yaralandı.

 

Deniz’in adını sadece bir sembol olarak yazıyorum. Yoksa yukarıdaki olaylar ve benzerleri ile yapılmak istenen oyuna karşı direnen, sesini çıkarak sağcısı, solcusu, bilmem necisi diye ayıramadığımız binlerce cesur yürekli insan var. Deniz’i, Mahir’i, Hüseyin’i ve Yusuf’u idolleştiren, elbette, bu dava uğruna asılmaları ya da öldürülmeleri.

Deniz Gezmişten bahsederken o dönemin olaylarını ve genel siyasi durumunu anlattım. Ne zaman nerede doğmuş, hangi yıllarda tutuklanmış, kime ne demiş bunlardan hiç bahsetmedim. Çünkü bunlar işin magazin kısmı; bunların yerine asıl ruhu ve neye karşı mücadele edildiğini anlatmaya gayret ettim.

Deniz 6 Mayıs 1972’de Yusuf İnan ve Hüseyin Aslan ile birlikte idam edildi. Ama inandıkları davadan ve hak olarak bildiklerinden hiç vazgeçmediler. Bizi uyarmaya çalıştıkları kirli düzen bugün hala devam ediyor. Hala insanlar “din” üzerinden kandırılıyor ve çirkinlik yapmaya hazır o eli sopalı güruh 15 Temmuz olaylarında da gördüğümüz gibi hala varlığını sürdürüyor.

Daha fazla uzatmayalım ve Deniz adı altında bu şekilde sıkıntı çeken her güzel insanı 10. köye hoş gittiniz diyerek bir kez daha anmış olalım.

İdamla yargılanırken ”Neye gülüyorsun” diye soran hakime ‘‘Duvarda adalet yazıyor, ona gülüyorum” diyen Deniz’i, “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!” diyen Yusuf Aslan’ı, “Ben şahsi hiçbiɾ çıkaɾ gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım”diyen Hüseyin İnan’ı,“Erleri geri çekin rütbeliler gelsin”diyen Mahir’i…

Memleketin idam hükmüne karar verebilecek makamında oturanlarını, yıllar sonra bile tanıyamadık! Kimdi bunlar, kime hizmet ediyorlardı!

“Tam bağımsız Türkiye” diyen gençlerin en güçlülerini asarak, apolitik bir gençliğin zeminini hazırlayan bu şeytanlar kimlerdi, neye hizmet ediyorlardı hiç bilemedik!

Aynı topraklarda, aynı onca şeye ortak kardeşken, birbirimize kırdırıldığımızı ne yazık ki, hala bilemediğimiz gibi!..  (Kaynak :http://medyagunlugu.com/haber/duvarda-adalet-yaziyor-ona-guluyorum-1-44814)

 

Daha yazılacak bir çok isim var. Ama yazıların uzunluğundan şikayet eden sevgili okuyucularımız için burada bitiriyorum. Tanrıdan hepimize haksızlığa, yolsuzluğa, vicdansızlığa karşı durabilecek bir yürek vermesini niyaz ederim.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…

 

 

Dar Ağacında Üç Fidan, Nihat Behram, Everest Yayınları 2004, Ankara
Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz, Can Yayınları 2016, Ankara
Dine Karşı Din,
Ali Şeriati, Fecr Yaynları 13. Baskı, 2018, Ankara
https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/misuri-zirhlisindan-altinci-filoya-turkiyede-amerikancilik-2050296/
https://m.bianet.org/biamag/siyaset/112604-40-yil-once-kanli-pazar-da-ne-oldu
http://medyagunlugu.com/haber/duvarda-adalet-yaziyor-ona-guluyorum-1-44814
Share this Post