Murat Turan/ Temmuz 13, 2018

Bazen işler istediğimiz gibi gitmiyor hayatta. İstediğimiz parti seçimi kaybediyor, iş yerinde hayal kırıklıkları yaşıyoruz, içinde yaşadığımız toplumun genel ahlakı kötüye gidiyor. Ya da; ekonomik göstergeler karamsar bir tablo çiziyor, özgürlükler ve demokrasi büyük sıkıntıda. Yetmediyse; küresel ısınma var, ülkelerin giderek diktatörleşen bir tarzda yönetilmesi var, Trump denen sosyopatın acaip işleri var, Amerika – Çin Ticari savaşı var.  Var oğlu var.

“İnsanın bir kez ters gitmesin işi, muhallebi yerken kırılır dişi” diyordu rahmetli Barış Manço. Hepimiz, hayatımızın bir döneminde, bazen kısaca, bazen de yıllarca gireriz bu kötümserlik kısır döngüsüne.  İnsan beyninin, bir savunma ve hayatta kalma mekanizması gereği olarak belki de, tetikte olmak, kötü işaretleri kollamak ve negatif olanı görmek ve hatırlamakla ilgili bir eğilimi olduğu da kesin.

Medya da, tüm dünyada, yapısı ve işlevi gereği çanak tutar bu işe. Bu konuda TED bünyesinde yaptığı bir konuşmada şöyle diyor Steven Pinker;

“Haberler olan olayları aktarmak için, olmayan olayları değil. Şöyle bir sunum yapan gazeteci olmaz; ”Bugün 40 yıldır barış içinde yaşamış bir ülkeden canlı aktarıyorum,” ya da terör saldırısı olmamış bir şehirden. Ayrıca, kötü şeyler çok hızlı olabilir ama iyi şeyler bir günde olmaz. Gazeteler son 25 yıl boyunca her gün ”137.000 insan dün aşırı yoksulluktan kurtuldu” gibi bir manşet atabilirlerdi. Bu da 1,25 milyar insanın yoksulluktan kurtulduğu anlamına gelir ama bunu hiçbir yerde okuyamazsınız. Haberler ayrıca neyin yanlış gidebileceğine dair öldüren merakımızı cezbeder, ”Kötü haber daha çok tutulur” mantığıyla yayın yaparlar…

Haberlerdeki pozitif ve negatif duygu sözcüklerinin bir tablosu insanların daha sağlıklı, daha zengin, daha bilgili, daha güvenli ve daha mutlu olduğu son yıllarda ”New York Times”ın çok daha can sıkıcı bir hâl aldığını gösterdi. Tüm dünyadaki tüm yayınlar durmadan daha kasvetli oldular…

CNN Sabah toplantıda insanların gün boyunca hangi konuda paniklemesi gerektiğine karar veriyor.”

 

Aslında, içinde yaşadığınız kısa ömrün biraz dışına çıkıp verilere uzaktan bakınca durum o kadar da karamsar değil.  Tüm dünya geneline bakarsanız 100 yıl öncesinin ya da 50 yıl öncesinin verilerine göre dünyadaki ölüm oranı, çocuk ölümleri, kıtlık, savaş halindeki ülkeler, demokrasi oranı, refah seviyesi gibi birçok parametrenin çok önemli ölçüde iyileştiğini görebilirsiniz. Konuşmasında 1988 – 2018 yıllarını kıyaslıyor Pinker ve şu verileri paylaşıyor;

“Günümüzün en yeni verilerini 30 yıl öncekilerle karşılaştıralım. Geçen yıl Amerikalılar, yüz binde 5,3 oranında birbirlerini katlettiler. Vatandaşların %7’si yoksulluk mağduruydu, 21 milyon ton parçacıklı madde ve 4 milyon ton sülfür dioksit salındı. 30 yıl önce ise cinayet oranı yüz binde 8,5’ti, yoksulluk oranı %12, parçacıklı madde salınımı ise 35 milyon ton ve sülfür dioksit salınımı 20 milyon ton.

Bir de dünyayı genel olarak ele alalım. Geçen yıl dünyada 12 süregelen savaş, 60 otokrasi, aşırı yoksulluk mağduru dünya nüfusunun %10’u ve 10 binden fazla nükleer silah vardı. 30 yıl önce ise 23 savaş vardı, 85 otokrasi, aşırı yoksulluk mağduru dünya nüfusunun %37’si ve 60 binden fazla nükleer silah. Geçen yılın Batı Avrupa’da terör açısından korkunç bir yıl olduğu doğru, bilanço 238 can kaybı, fakat 1988’de 440 can kaybı yaşandı.”

 

Bu ve benzeri veriler bize küçük bir mesaj veriyor. Eğer beyniniz elinizdeki bilgiyi o an için işler ve bunu geleceğin de aynı ya da daha kötü olacağı öngörüsüyle birleştirirse mutsuz oluyorsunuz. Ancak aynı veriyi daha geniş zaman diliminde geçmiş ile sorgularsanız daha iyimser bir tablo görebiliyorsunuz.

Bu durum şu örneğe benziyor: Yeni bir çalışan iş yerine başlıyor ve aradan 6 ay –  1 yıl geçtikten sonra işyeri ile ilgili kurum kültürünün kötü olduğunu, işlerin çok sıkıntılı olduğunu, birçok problemli insanla çalışmak zorunda olduğunu hissediyor. Ona göre durum giderek de kötüleşiyor ve düzelebileceği ile ilgili bir umudu da yok. Hâlbuki aynı koşulları 10 yıldır orada çalışan birisi çok daha farklı gözlüklerle görüyor. 10 yıl öncesine kıyasla durum çok daha iyi. O da şu an birçok problem olduğunu biliyor ama bunlar hep oldu ve eskiden çok daha kötüydü.

18 yaşında kız arkadaşından ayrılan ergenin bunun hayattaki en büyük acı olduğunu, bir daha asla sevmeyeceğini, aşka inanmadığını filan düşünmesi ile 40 yaşına geldiğinde buna gülmesi gibi bu işler.

İşyerinde çok sevdiğim ve takdir ettiğim bir dostum işlerin çetrefilli olduğu zamanlarda sık sık bana, “Bunlar hep hallolur Muratçım” der. Bu “Olur böyle şeyler” tavrı tecrübe ile gelişen ve yerinde kullanıldığında çok önemli olan bir anlayış. İşi genele ve geniş bir zaman kıyasına vurup önemsizleştirmek, “hallolur bir şekilde” diye düşünmek, onu dar zamanda kıyaslayıp gözde büyütmenin tam tersidir.

Elbette aptalca iyimserlikten ve Polyanna ile özdeşleşen tavırdan bahsetmiyoruz. Tabi ki hayattaki riskleri de göreceğiz ve elbette önlemlerimizi alacağız. Ancak tam olarak kontrolümüzde olmayan işlerle ilgili gelişmeleri de kafamıza daha az takmayı öğrenmek zorundayız. İyimserliği her zaman bir miktar içimizde tutmalıyız. En karanlık zamanda bile bir umut olmalı insanın içinde. Çünkü onu kaybetmenin tehlikeli yan etkileri var.

Bir şeylerin değişip düzelebileceği ile ilgili umudunu kaybettiği zaman insan, artık emek vermeyi de, uğraşmayı da bırakıyor. Hiçbir konuda yapılacak hiçbir şeyin olmadığı, her şeyin zaten önceden yazıldığını kabul eden mutlak kadercilik de ilerlemeyi, gelişmeyi ve mutlu olmayı engelleyen yan etkilerden.  Adına ister öğrenilmiş çaresizlik, isterseniz zıplayamayacağından artık emin olan pire sendromu deyin bu ümitsizlik kapanına kapıldığımızda bir çıkış yolu bulmak zorundayız.

Bu konuda şöyle diyor Pinker:

“Rehavete kapılmış olmaktansa kötümser olmak daha iyi değil mi, işin kötü yanlarını, gerçeği dışa vurmak? Tam olarak değil. Doğru olmak önemli. Elbette gerektiği yerde sorunlar ve tehlikeye karşı tetikte olmalıyız ama bunun nasıl azalacağı konusunda da hazırlıklı olmalıyız çünkü kötümserlikte ayrım gözetmeyen tehlikeler var. Bunlardan biri kadercilik. Dünyayı iyileştirmek için tüm çabalarımız boşa çıktıysa daha fazla harcama yapmanın anlamı ne? Yoksullar hep sizinle olacak. Dünyanın sonu da yakında geleceği için — İklim değişikliği hepimizi öldürmezse, kontrolden çıkan yapay zekâ öldürecek — burada doğal tepki hayatın tadını çıkarabilmektir, yemek, içmek, mutlu olmak, çünkü yarın olmayacağız.”

 

Aynen katılıyorum. Dünyanın sonu bir gün gelecek, küresel ısınma da kötüleşecek, yapay zeka da kontrolden çıkıp insanlığı yok edecek. Kıyamet çok yakında kopacak ya da bir meteor dinozorlar gibi hepimizi yok edecek.  Ama biz ne olursa olsun umudumuzu korumak ve hayattan tat almaya çalışmak zorundayız.

 

Seçim Sonrası Mutsuzlarına:

Malum kısa süre önce bir seçim yaşadık. Seçim sonrası bazı kesimlerin verdikleri tepkiler, takındıkları tavırlar sosyal psikoloji açısından kesinlikle incelemeye değer. Ben hem işim hem de merakım gereği örgütsel psikolojiye ilgi duyuyorum.  Toplulukların davranışlarının birey davranışlarından nasıl ve ne kadar farklı olduğuna daha önce bu blogda yer vermiştik. Ama işin ustası varken bize söz düşmez. MBA yaparken benim derslerime de giren ve hem şahsına, hem hayat duruşuna, hem de fikirlerine değer verdiğim ve bu konuda bir profesör olan Yücel Yazılıtaş Sayılar hocamın sosyal medyada bir paylaşımını gördüm, müsaadesi ile paylaşıyorum:

Seçim sonuçlarına ilişkin olarak bazen arkadaşlarla muhabbet ediyoruz. Bazen kızıp söyleniyoruz. Bazen gülüp eğleniyoruz… / …Derli toplu bir biçimde, elimden geldiğince ve kendi fikrimce izah edeyim durumu ben yine de.

Elbet serde akademisyenlik var, sosyal bilimci olarak üstelik. Teoriden bağımsız düşünmem zaten istesem de çok mümkün değil. O sebepten, önce iki ana tespitimi ifade edeyim, aslında tekrar edeyim istiyorum…

…Benim uzmanlık alanımda, organizasyon teorisinde yani, işletme organizasyonlarına dair sorular sorulur ve cevaplar araştırılır. Hiç kimseyi sıkmadan, çok ezeli bir soruyu burada temel alacağım: Organizasyonlar/işletmeler nasıl karar alırlar? Onların davranışlarını nasıl açıklayabiliriz? Bu sorular psikolojide, sosyal psikolojide, siyaset biliminde ve tabii iktisatta ve sosyolojide bireyler için sorulur. İnsanların davranışlarını nasıl açıklayabiliriz? Neden A partisine oy verirler? Neden B ürününü alırlar? Bu kararları “nasıl” verirler? Lebi derya bir alandır elbette sosyal bilimler ve ben de her alanını bilmiyorum tabii ki. Ancak kendi uzmanlığımdan yola çıkarak iki temel argüman geliştirebiliyorum. Teorilerin bir kısmı iddia eder ki işletmeler rasyonel (akılcı) karar alırlar ve kendi çıkarları peşinde koşarlar. Davranışlarını da bu iki faktör belirler. Diğer bir teori de der ki sadece “çıkar” tek başına açıklayıcı değildir. İşletmeler de birer toplumsal varlıktır ve onların “meşruiyet”e de ihtiyaçları vardır. Yani işletmeler de toplumsal kabul görmek isterler ve davranışları buna göre de şekillenir. Ben bu iki temel varsayımı, seçim sonuçlarını anlamak için kullanabileceğimi düşünüyorum.

  1. Seçim sonuçlarını “kek isteyenlerle bilim isteyenler” veyahut “aptallarla akıllılar” ya da “siyahlarla beyazlar” arasındaki ikiliğe indirgemek hiçbir şeyi çözmez. Zaten bu ayrımlar gerçek de değildir. İlk olarak AKP seçmeni, neredeyse yüz yıllık cumhuriyet rejimindeki hataların, toplumsal miras ve geleneklerin yarattığı, ABD/İngiltere gibi ülkelerin akademisyenler, medya, aydınlar vb. ile beslediği (ki uluslararası finans ve siyasetin etkilerini yok sayamayız) bir mağduriyet hissinin taşıyıcılarıdır. Bu mağduriyet, ilk kez AKP tarafından giderilmiş ve çevrede kalmış bir kesim, baş döndürücü bir hızla merkeze yürümüştür…

…Buradan doğan asli ve korkunç problem, yeni egemenlerin yeni mağduriyetler yaratmaktan zerrece çekinmemiş olması ve kendi hayat alanını koruma refleksi ile “ötekilere” vicdanını ve devletin tüm sistemlerini kapatmaya devam etmesidir. Kendi varlık alanlarını ve meşruiyetlerini korumaktadırlar, bu çok makuldür. Oy tercihleri de bunun sonucudur zaten. Ancak “ötekilere” karşı tavırlarında en ufak bir gelişim gösterememişlerdir. Bu da ülkeye verdikleri zararın en büyüğüdür.

  1. Ancak son seçim sonuçları, yukarıdaki varsayımın ötesinde bir durumun ifadesidir. Artık oy verilen, asli olarak ne Sayın Erdoğan’dır ne de AKP, bence. Ortada onları aşkın bir yapı vardır artık. Çünkü geçen 16 yılda söz konusu kesimin bir de “iktisadı” oluşmuştur. Sadece yukarıda söz ettiğim “meşruiyet” belediye işçiliğinden TÜSİAD başkanlığına, AYM başkanlığından rektörlüğe, imamlıktan bakanlığa kadar her kademede devlet kaynaklarını dağıtmış, zenginlik, güç ve prestijle de beslemiştir. Şimdi asıl korunması gereken ve oy tercihiyle korunan da zaten budur. Belirttiğim o meşruiyet ki “ben Reisçiyim, AK Partiliyim, biz Osmanlıyız” biçiminde dile gelen bir üstünlük, egemen olma hissi ile günlük yaşama kazınmıştır. Yani seçmen “kek ve kıraathaneye” oy vermemiştir. Buradan devşirdiği güçtür oy verdiği. Hani deyim yerindeyse işsiz güçsüz adam, evde karısını döverken gücünü “Reis’ten almaktadır”. Eğitim, deneyim, meslek, ustalık, emek, refah gibi bilindik hiçbir varlığa sahip olmasa da o meşru ve güçlü bir bireydir ve bundan vazgeçmesi beklenemez. Bu meşruiyet ona tüm kaynakları sunmaktadır. İşin iktisadı da buradadır…

…hem meşruiyet hem de parasal kaynakları aynı anda elde edebilmiştir. Bu iki kazanımın ikisinden birden vazgeçmelerini beklemek ve üstelik bunu bir de düşük zeka, cahillik, köylülük vb. ile açıklamaya kalkışmak aptallığın daniskasıdır. Çünkü aptal ya da cahiller her toplumda vardır ve belirleyici değildirler. Ortalama ve çoğunlukta olan birey profili ise gayet akılcı hareket eder ve meşruiyet arar. Mevcut sistem, bunların ikisini birden çok geniş bir kesime sunmuştur.

3. Temel meselelerden biri, toplumsal düzenin yeni egemenlerinin kendileri dışındaki toplumsal kesimlere, devletin yargı, eğitim, güvenlik, sağlık gibi işlevlerine, kurumlarına, toplumsal ahlaka, üretici/yaratıcı olmaya hassasiyet gösterecek bir noktaya zerre kadar evrilmemiş olmasıdır. Öte yandan, ortaya çıkan iktisattan akan kaynaklar, üretim yapan bir sanayici sınıfı da nitelikli aydını/akademisyeni de sorumlu bir siyaseti de üretememiştir ki bu da tarihi bir fırsatın kaçırılması demektir. Kolay yoldan zenginleşmeye tutkuyla bağlılık devam etmektedir. İkincisi ise siyasetin ve ötekileştirilen diğer toplumsal kesimlerin, geçen zaman içinde bir alternatif yaratmayı başaramamış olmalarıdır.

4. Nihai olarak gelinen yer, toplumun ciddi bir kesiminin ihtiyaçlarını kökten karşılarken, devletin ve toplumun bütünü için çok büyük zararları da beraberinde getiren, sürdürülemez bir noktadır. Hayatında hiç doğru dürüst eğitim almamış, bir işin ucundan tutmamış ya da maddi olarak ciddi sıkıntılar yaşayan yani aslında en alt katmanda yer alan ama günlerdir “nassı koyduk ama? hha haaa kaybettiniz işte ama? Reis nası yendi ama? Hayal kurdunuz da nooldu ama?” diye höykürerek kendini iyi/meşru/güçlü/egemen hissedenlerin baş döndürücü hayatta kalma mücadeleleri de belirleyici olan değildir. Bunlar her toplumda var. Belirleyici olan daha makul kesimlerin (sadece muhafazakârlar değil, hepsi) toplumsal hayata bakışları, beklentileri ve çözüm önerisi düşüncelerinin belirli bir noktaya hala evrilememiş olmasıdır.

5. Bireysel düzeyde herkes farklı, bin çeşit insan var. Ama toplumsal düzeyde belirli kalıpları izlemek mümkün. Kendimizden yola çıkarak çözüm üretemeyiz çünkü. Mesela ben, hiç yukarıdaki kategorilere dahil olmak anlamında bir mağduriyet yaşamadım. Cumhuriyet değerlerini içselleştirmiş, şehirli, dini ideoloji olarak değil kültürel kod olarak yaşayan bir ailenin tek çocuğu olarak büyüdüm. Bu tamamen doğuştan bir çeşit şanstı. Ama mağdur edilenler olduğunu fark etmeye başladığım an bir sürü fikri, değeri, inancı değiştirdim zihnimde. Bir de bana mağdur hissettirmek sıkar biraz:))) direnirim, itiraz ederim, meydan okurum, düşer düşer kalkarım, mücadele ederim. Ben böyleyim ama tüm bir toplumun böyle olmasını bekleyemem çünkü zaten öyle bir homojen toplum da yok dünyada.

6. Peki ne yapacağız? Toplumsal süreçler de kendi mecrasında ağır ağır seyreder. TR 20 yıl öncesinden bugüne nasıl geldi ise bundan sonrasına da öyle devam edecektir. Ben çok ama çok zarar göreceğimizi düşünüyorum. Bizi çok zor günler bekliyor. Lakin birbirimizi anlamaktan başka yolumuz yok, ilk olarak. Aşağılamak, ötekileştirmek, alay etmek tüm toplumsal kesimlerin dili oldu ne yazık ki ve bu da ciddi kayıplarımızdan biridir. Her düzeyde mücadeleye devam edeceğiz, düşüneceğiz, sorgulayacağız, anlatacağız. Toplumun sadece bir kesimini besleyen, biat ettiren, sömüren hiçbir siyasete destek vermeyeceğiz. Destek verenlerin sebeplerini ortadan kaldırmak için çalışacağız. Daha barışçıl bir dil, iyi eğitim, üretim, paylaşım, hukuk için mücadele edeceğiz. Bugünden yarına hiçbir şey olmaz. Bu seçim, başka bir mecraya akışın başlangıcı olabilirdi, olmadı. Ama olacak. Birbirimizi ötekileştirmediğimiz, ezmediğimiz, dışlamadığımız, barışçıl ve müreffeh bir TR olacak. Şimdiki toplumsal yapının bir kesime sunduğu başka beklentileri ve kazanımları var, yukarıda anlattığım gibi. Bu da değişecek, yeter ki yeni mağduriyetler ve haksız kazançlar devşirme yönünde değişmesin. Ben çocuklarıma böyle bir ülke bırakmak istiyorum.Seviyorum bu memleketi, ben ölür giderim, O üzülmesin.

 

Aynen sayın hocamın dediği gibi; seçim sonuçları ile ilgili belki yüzlerce yorum dinledim. “Nasıl koyduk ama”cılar, “Bunların hepsi koyun ve aptal”cılar, “Kesin hile vardır” cılar ve daha niceleri. Ben hâlihazırdaki mevcut işleyişten, adalet düzeninden, toplumsal ahlaktan, vicdani boşluktan, dinin en kötü şekilde kullanılmasından filan çok rahatsız olduğum için, hem sonuçlar, hem öncesi ve sonrasındaki tavırlar bende tam bir karamsarlık ve “nasıl olacak bu ülkenin hali” hissiyatı yarattı. Moralim bozuldu, canım hiçbir şey yapmak ya da bu konuda bir emek vermek istemiyordu.

Sonra, Yücel hocamın yazdığı yazı bende bir şey tetikledi ki, bu kadar yazıyı yazmama sebep olan da bu dürtüdür. Ahval ve şeraitin ne olduğu önemli değil ki. Geleceğin aydınlık olup olmadığı da değil.  Ülkenin 50 yıl öncesine göre daha iyi ya da kötü olması da bizim için bir ilave bilgiden öteye geçemez. Doğrunun içinde yaşamak değil, ne olursa olsun doğru bildiğimiz yönde çaba sarf etmek bizim sınavımız. İçimizdeki umudu kaybetmeden, kırıp dökmeden, başkalarını aşağılamadan.

İnsan zaferden değil, seferden sorumludur. Siz sefere niyet edip çıktıysanız, elinizden geleni de yaptıysanız insan olarak vazifenizi yapmışsınız demektir.

Bu seçim sonuçları bir örnek sadece. Hayatta ne mağduriyetler, ne sıkıntılar yaşayan insanlar var.

Geleceğe dair iyi niyetinizi ve umudunuzu kaybetmeyin. Kısa vadeli işler ki, sosyal psikoloji ve örgüt kültürü açısından 10 yıl kısa bir süredir, sizi karamsarlığa sürüklemesin.

“….burada doğal tepki hayatın tadını çıkarabilmektir, yemek, içmek, mutlu olmak, çünkü yarın olmayacağız.”

Ama umursamayıp “ne halleri varsa görsünler o zaman” demekle değil. “Bana ne, ben zaten iyi kazanıyorum, zor geçinenler düşünsün” demekle de değil! Gençliğin önemli bir kesimi gibi toplumsal meselelere gözlerimizi kapayıp kendimizi geliştirmekle ilgili hiçbir kaygı taşımadan da değil.

Bilir misiniz, yüce Allah’ın kelamı Kur’an “muttaki”leri cennetle müjdeler, başkalarını değil!…

Kimdir bu muttakiler peki?

Muttaki takva sahibi demektir. Takva ise, korunup sakınan ve sorumluluk sahibi olan anlamına gelir.

Neden korunup sakınırlar? Günahtan, bencillikten, cimrilikten, zinadan, kul hakkı yemekten, gönül kırmaktan, başkalarını aşağılamaktan.

Ne konuda sorumlular peki? Yaptıkları her seçimden, her kararlarından.

Peki, kim Kur’an’a aykırı davranmış olur?

“Dünya muhakkak iyi kullarıma miras kalacaktır” diyen Rabbin kelamına güvenmeyip ondan ümidi kesen. Yok öyle aksi ile sınanmadan ben doğruyum, ben akıllıyım, ben bilinçliyim demek.

Morali bozulanlar kalkın tekrar. Gençliğe hitabeyi bir daha okuyun ve iğne ile kuyu kazma görevine tekrar dönün.

 

Steve Pinker’ın TED konuşmasının tamamı için buraya tıklayın.

Share this Post