Murat Turan/ Ağustos 29, 2019

Bu yazı üretim sistemleri danışmanlığı konusunda bir reklam yazısı değil.

Zaten ben de sistem danışmanı değilim.

Ama üretime çok yakın geçen 15 yılın ardından bu sistemlerle tanışmam, onları anlamam, bilmem ve öğretmemle şekillenen süreci anlatmak istedim. Bu konuda genç bir mühendis ne kadar saçmalayabilir öğrenmek isterseniz buyrun içeri;

İlk Tanışma ve Eğitimler

Ben mesleğe, çok büyük bir firmada kocaman bir çarkın küçük bir dişlisi olarak değil de, mütevazi ölçekli bir “start-up” firmasında, o firmanın ilk ve tek elemanı olarak başlama şansına erişmiş bahtlı bir insanım. Kendimi hep bu konuda şanslı gördüm zira benim başladığım firma gibi firmalarda bir insanın birden çok konuda bir değer üretmesi beklenir.  Ben satınalmaları yaptım, fatura kestim, bilgisayarda CAD / CAM yaptım, o datasını işlediğim parçayı gittim aşağıda tezgaha bağladım, işledim, berbat ettim, yeniden işledim, ölçtüm, tashih ettim, araca yükledim ve teslim ettim.

Yaklaşık 3 yıl içinde birlikte çalıştığım çok değerli ustaların ve patronların muhteşem katkıları ile, hiçbir işte tam uzman olmayan ama her konudan biraz anlayan biri olmuştum. Ancak henüz o işletmeye üretim sistemleri yönetimi, yalın, TPM vs. kelimeleri gelmemişti. Ama içgüdüsel olarak, işlerin doğru şekilde yapılmasını sağlayan sistemler geliştirmiş, hatalardan bazı önlemler çıkarmış ve kendi çapımızda bir sistem kurmuştuk. Üç harfli afilli bir kısaltması yoktu ama sistemdi işte ve işliyordu. Kalite belgesi almaya kalkma zamanımız geldi ve bilin bakalım o belgede kalite müdürü yerinde kimin ismi vardı…

16949** ve sorduğu amansız sorularla tanışmam o zaman olmuştu. O zamanlar ben onları, bir şekilde alt edilmesi gereken evrak işleri olarak görüyor ve her şeye, kitabına uydurup bir şekilde belgeyi almak yönünden bakıyordum ama, her soru, ve o sorulara benim sistemimin cevap verememesi canımı sıkıyordu. Aslında kendime göre harika bir ata sahip olduğumu ama araba diye bir şeyin icat edildiğini o zaman anladım. Bizim at da gidiyordu ama yeni icat çok daha ileri ve hızlı gidiyordu.

Buraya bütün kariyerimi yazamam. Ama sonraki yıllar, uluslararası şirketlerde, birkaç yılı yurt dışında, geçti ve bu konuda alınabilecek tüm eğitimleri aldım. Bir zaman sonra içim dışım Toyota Üretim Sistemi ve onun varyasyonları olmuştu. Bosch sayesinde Almanya’da, İspanya’da seçkin eğitmenlerin workshoplarında da bulundum. Herhangi bir konuyu slaytlardan, metinden değil de, zekice kurgulanmış eğitim atölyelerinde bizzat montaj yaparak, hesap yaparak, problem ile uğraşarak öğrenmenin ne kadar etkili olduğunu keşfedişim de o zamana denk gelir.

Ancak yeterli değildi. Bir şeylerin eksik olduğu hissi beni terketmiyordu.  Bu kadar firma; toplam kalite modeli (TQM), Toyota Üretim sistemi (TPS), Bosch Üretim Sistemi (BPS), Dünya Klasında Üretim (WCM), 164949 ve VDA standartları gibi ve sonradan 6 sigma, yalın üretim, “Agile / Çevik” üretim sistemleri ve daha pek çoğu gibi sistemler üzerinde çalışıyordu uzun zamandır. Ancak yine de hiçbiri ne istenen karlılıkta ne de istenen verimlilikte değildi. İşletmeler, özden uzaklaşmış, şeklen sistemleri öğrenmiş ancak işin felsefesini hiç kavramamış personellerle doluydu. Körler sağırlar birbirini ağırlıyor, güzel sunumlar ve gerçek dışı fayda verileri ile alkışlar ödüller gırla gidiyordu ama kral bana çıplak geliyordu nedense.

Bu konuyu kafama takmıştım. Özellikle de bana çok komik gelen; yarı İngilizce yarı Japonca ya da kısmen Almanca kısaltmalar ve “jargon” kelimeler saçma geliyordu. Yurt dışında gezdiğim hiçbir firmanın hiçbir panosu kendi ülke dilleri dışında değilken bizimkilere bakan sıradan bir Türk vatandaşının bir şey anlaması kesinlikle imkansızdı.  O zamandan bu zamana; 5S, TPM, VSM, Kanban, SMED, Heijunka, Kaizen, Muda ve daha yüzlercesini yazabileceğimiz başka sistem ve kültürlerden devşirme kelimeler ile hep sorunum oldu.

Hazırlanan bazı verileri kim niye hazırlıyor, kim bunları değerlendirip ne yapıyor anlamak mümkün değildi. İşlerin çoğu öyle ezberlendiği için yapılıyor ama yaraması gereken şekilde işe yaramıyordu. En ironiği ise; yalın sistemlerin hiçbirisi “YALIN” değildi.

Okumaya, öğrenmeye, uygulamaya ve en çok da uygulayamamaya devam ettim. Hepsine kızıp Murat Üretim Sistemi çalışması bile yaptım ki, gülmeyin, az emek vermedim. Belki biraz da küstahlıktan ve kibirden; neden ben başkasının sistemini ezberliyorum ki, bi gün bir işletmem olursa TPS filan değil MÜS uygulayacak diyordum.

Bilgi Tuzağı

Bilgi tuzağı diye bir şey duydunuz mu?

Herhangi bir konuda hedefi gerçekleştirmek isteyen birinin bunu yapamamasının muhtemel beş nedeni vardır;

  • Bilgi : Öz farkındalığım mı düşük, neye ihtiyacım olduğunu mu bilmiyorum?
  • Motivasyon : Yeterince istemiyor muyum?
  • Özgüven : Doğru adımları atacak özgüvenim mi yok?
  • Uygulama : Nasıl yapacağımı bilmiyor muyum?
  • Vizyon : Neden yapayım ki?

Bir konuda yeteri kadar bilgi sahibi olmamanız performans engellerinden biridir ama ben anladım ki, çok fazla bilmeniz ya da bildiğinizi düşünmeniz de başka bir engel oluşturuyor. Yeterince bildiğiniz ve uygulayıp görmenize ihtiyacınız olmadığını hissetmeye başladığınız an hiç olmadığı kadar başarısızlığa açık hale geliyorsunuz. “Usta” olduğunu düşünen şoförler acemilerden daha fazla kaza yaparlar. İşte bilgi tuzağına düşmek tam olarak budur ve benim de içine düştüğüm tuzaktır bu.

Onca yıl hem kişisel meraktan hem de firmaların sağladığı eğitimlerden öyle bir noktaya geldim ki, teoride her şeyi biliyor ve asıl amacını da anlıyordum.  İnsanların bu kadar basit şeyleri nasıl görüp beceremediğine de şaşırıyordum.

Çok Biliyorsan Gel Yap Bakalım

Ta ki; bir dostum kurduğu bir firmada üretim sistemlerinin yapılandırılması konusunda yardımımı rica edene kadar. Eee, yıllardır bu işi öğrenmiş biri olarak kim bunu benden daha iyi yapabilirdi ki zaten.

Keyifle işe koyuldum. Sistemi gözlemledim. Hatalı yaptıkları yüzlerce işlem görüm. Birçok temel yapının ya olmadığını ya da doğru uygulanmadığını tespit ettim. Yalın ve benzeri sistemlerin uygulamamızı istediği ne kadar araç varsa hepsini uygulamak yönünde bir çok saat eğitimler, tavsiyeler, örnekler verdim. Bir plan belirleyip adım adım sistemi iyileştirmeye ve gerekli araçların doğru şekilde uygulanmasını sağlama çalışmalarına giriştim.

İlk başlarda çok iyi gidiyor gibiydi. Ekip de, en azından çoğu, ilgili görünüyordu. Ben ise her şeyi bilen adam olarak ortalarda dolaşıyordum. Sanıyordum ki, bilmek yapmak için yeterlidir.

Ama o zamanlar asıl neyi bilmem gerektiğinin farkında değildim. Amaç; üretim sistemleri yönetiminin, performansı ölçme, kalite, duruşlar, kayıplar gibi parametreleri iyileştirme gibi temel fonksiyonlarını yerine getirmesiydi. Nihai olarak işletmeyi daha düzgün işleyen ve daha karlı bir kurum yapması bekleniyordu ve ben bu konuda hemen her şeyi biliyordum. Birçok sistem içinde uygulama tecrübem de vardı. Ama ihtiyacım olan bilgi bu değildi.

Adı ister Yalın üretim olsun, ister 3 harfli başka bir kısaltması olsun, tüm üretim sistemlerinin hatta daha da genel olarak tüm sistemlerin aslında ne olduğunu kaçırıyordum. Bilgi azlığı da bilgi tuzağına düşmek de bu sonuca götürüyor insanı ve sanırım bende her ikisi de vardı. İçine çok fazla girdiğinizde bu 3 harfli kısaltmalar canavarı sizi yutuyor. Asıl resmi, özü, odağı kaçırıyorsunuz. Bitmek tükenmek bilmeyen formlar ve tablolar düzgün tutuluyor mu diye bakarken onların neden tutulduğunu atlamaya başlıyoruz. Özetle, aracımız amacımız haline geliyor ve ister istemez yolculukta kayboluyoruz.

Bu tıpkı bir insanın mesela namaz, oruç gibi dini uygulamalara çok derin girmesi, onların şekli ve zamanlamasına çok fazla takılması ve nihayetinde onların asıl amacını kaybetmesine benziyor. O yüzden, binlerce rekat namaz kılsa ve yıllarca oruç tutsa da, onu daha iyi bir insan yapma yönünde bir ilerleme kaydedemiyor. Performans göstergesini de, daha iyi biri oldum mu değil, zamanında namazı kıldım mı noktasına koyunca mihenk taşını da kaybediyor.

Biz de bu sistemlerde, sistemin araçlarında boğulup aslı kaçırıyoruz. Onların şekli ve zamanı o kadar ritüelleşiyor ki özden uzaklaşıyoruz. Neticede binlerce “kaizen” yapsak, yıllarca emek versek de sistem bizi daha iyi bir işletme haline getirmiyor. Bir de, amiyane tabirle, “ki – pi – ay” ları yani performans göstergelerini kaç kaizen yaptık, kaç TPM yaptık noktasına koyunca mihenk taşımızı da kaybetmiş oluyoruz.

Nasıl, benzer değil mi?

Başka benzerlikler de var. Ne anlama geldiğini zerre anlamadan Arapça bazı sözleri tekrarlamakla, beynimizde içsel bir çağrışım yapmayan ve özünü anlamadığımız Japonca kelimeleri konuşmamızın %60’ını kapsar hale getirmek de benziyor mesela.

Sonra birinin amacının insanı cennete götürmek, diğerinin amacının da bize daha fazla para kazandırmak olduğunu zannetmemiz de benzer. Halbuki ikisinin özünde de insan var ve ikisinin amacı da daha iyi insan olmamızı sağlamak. Biri manevi yönden iyi, ahlaklı, duyarlı insan, diğeri de işletme açısından kayıpları görebilen, hep iyileştirme yönünden düşünen, sistematik problem çözen insan.

Cennet de karlılık da yan etki. Ve özünü anlamadan yaptığımız onca iş ne bizi cennete götürüyor, ne de daha iyi işletmeler haline getiriyor.

Ah, şimdiki aklım olsa

Herkes yaşlılığında ah şimdi genç olsaydım diye hayıflanır. Ama gençken bilgelik çok daha değerlidir. Yukarıda yazdıklarımla birazdan biraz daha detayını vereceğim bu başarısız danışmanlık deneyimimin arasında 6 – 7 yıl var. Şimdi nerede hata yaptığımı görebiliyorum. Bilgi tuzağına nasıl düştüğümü, bilmek ile yapmak arasında nasıl bir uçurum olabileceğini görüyorum.

Uzun lafın kısası; bildiğimi düşündüğüm araç ve uygulamaların sisteme eklenmesinden önce insana yatırım yapmalıydım. Önce ve uzun süre, sistematik düşünebilen ve kayıp – olasılık ve risk açılarından konulara bakabilen insanlar oluşturmalıydım. Bunu da yapmak gerektiğini bilmek yetmiyor elbette. Yüksek bir vizyon ve böyle bir dönüşümü nasıl elde edebileceğiniz ile ilgili bilgi de gerekli.

Ben bunları yapmadım.

Yüzlerce toplantı, doldurulan binlerce form, ilave yaratılan bir doküman işi yarattım. İnsanlara ne yapmaları gerektiğini anlatmaktan, nasıl yapmaları gerektiğini tarif etmekten, neden yapmaları gerektiği kısmını anlatmayı atladım.

Haliyle giderek insanların sisteme inancı da, katılımı da düşmeye başladı. Ne ödül sistemleri, ne de ceza sistemleri bu konuda pek işe yaramıyor.  Nedene inanmayan ya da farkında olmayı öğrenmemiş insanla uzun vadeli sürdürülebilir bir iyileştirme kültürü yürütülemiyor.

Başarısızlık da Önemlidir

Bir işi yaparken çuvallamak, çoğunlukla başarı ile tamamlamaktan daha öğreticidir.  2013 yılında Hüsnü Özyeğin, Ali Sabancı, Prof. Erhan Erkut, Emin Hitay, Levent Erden, Emre Kurttepeli, Ali Saydam, Serdar Kuzuloğlu, Tunç Kılıç ve birçok girişimcinin başarısızlıklarını içtenlikle paylaştığı “Etohum Başarısızlık Zirvesi” ni büyük keyifle izlemiştim. İzlemediyseniz izlemenizi öneririm. Bir şeyler deneyen ve statükoyu yeterli bulmayıp daha iyisini isteyen herkes kaçınılmaz olarak hatalar yapar. Ama bu hatalar kötü şeyler olarak değil, harika dersler olarak değerlendirince çok kıymetli bir kaynak haline dönüşüyorlar.

Başarısızlık zirve ve sempozyumları artık çok yaygın. Bir çok ilde “Fuck Up Nights” – hadi çuvallama geceleri diye çevirelim – düzenleniyor. İşi başarandan başarı sırlarını dinlemek kadar batırandan da hatalarını öğrenmek çök önemli. Hiç kimse, bir iş ile ilgili yoğun çaba sarfedip sonunda başarısızlık yaşayandan daha fazla konuya hakim olamaz.

O yüzden, bundan da övünülecek bir şey çıkarmak gibi olmasın ama ben güzel çuvalladım. Rahatlıkla yapacağımı düşündüğüm bir işte istediğim sonuçları alamadım. Sonraki yıllarda, fabrika müdürü, üretim müdürü gibi görevlerimde de benzer başarısızlıklar yaşadım.

Hepsinin sonucunda, bu işlere yeni bulaşan arkadaşlara tavsiyem şudur;

Üretim sistemleri yönetimi ile ilgili birçok şey öğrenecek ve birçok çalışma içerisine gireceksiniz. Ama bilin ki ne kadar bilirseniz bilin, uygulama insanla başlamalı ve hiç insan odağını kaybetmemelidir. Ayrıca, öğretilen araçların (VSM, Kanban, TPM, SMED gibi) hiçbiri, hiçbir zaman işletme kültürüne uyarlanmadan, tüm paydaşlar eş seviyeye çekilmeden, herkes inanmadan uygulanamaz.

Bu konuda artık güneş görmemiş yeni bir alan olduğunu sanmıyorum. Yani üretimin yapılanması ve verimli hale getirilmesi artık çoktan çözümlenmiş ve iyileştirilmiş bir süreç. Ancak uygulama konusu Türkiye’de hala çok eksik.

Üretim Sistemleri konusunda danışmanlık hizmeti veren, alan, bu konuda emek veren herkese selamlarımı iletiyorum.  İşiniz kolay değil. Ancak çoğunun, yukarıda değindiğim konulardan bi haber olduğunu, ezberlenmiş şablonlarla iş görmeye çalıştığını hala görüyorum. Artık kendimden de biliyorum ki, kaçınılmaz olarak başarısız olacaklar. Birçok değerli kaynak israf edilecek ve bir çok insan bir şey öğrenmeden bocalayıp duracak. O yüzden başarısızlıklardan öğrenmek önemli. O yüzden kimin neden bir türlü beceremediğini iyi anlamak gerekiyor. Ve elbette, buranın ne Japonya, ne Avrupa, ne de Kuzey Amerika olmadığını unutmadan…

 

https://www.ozyegin.edu.tr/tr/duyurular/50015487

 

Share this Post