Murat Turan/ Mayıs 10, 2013

Daha önce Türkiye Ekonomisi Hakkında Güncel Konular dersinden ve Prof. Dr. Necip Çakır hocadan bahsetmiştim. Derste genel olarak makro ekonomik değişkenlerden, bunların piyasaları nasıl etkilediğinden ve önemli ekonomik göstergelerin Türkiye’de, Avrupa’da ve Amerika’daki seyirlerinden bahsediyoruz. Elbette bir işletme yöneticisi için, üst düzey bir müdür için veya bir şekilde işletmecilik ve yönetim konularına ilgi duyan bir kişi için büyük resmi görmek ve işletmeyi etkileyen en önemli dış etkeni, piyasaları takip etmek çok önemli. 

Bu yazıda bunlardan imkan ölçüsünde bahsederken bir taşla 3 kuş vurmuş olacağım. 3 amacım var; birincisi kendime makro ekonomi ve piyasalar ile ilgili notlar almak, ikincisi yazarken aynı zamanda kavramları kafamda netleştirmek ve üçüncüsü eğer ulaştırabilirsem, sınıf arkadaşlarımın da vize ve final öncesinde bu özetten faydalanmasını sağlamak.  

İşe öncelikle şu temel ayrımı yaparak başlamalıyız: bir ülkede ekonomi yönetiminin dengede tutmaya ve istikarlı yapmaya çalıştıkları iki temel unsur vardır; “Fiyat istikrarı” ve “Finansal istikrar”. Fiyat istikrarı, ülkedeki fiyatların makul ve sürdürülebilir bir oranda artması, ani değişimler ya da büyük iniş çıkışlar göstermemesidir. Enflasyon genel tanımı ile ifade edilen fiyat istikrarının sağlanamaması durumunda çok yıkıcı olan yüksek enflasyon ile ya da Japonya gibi negatif enflasyon (deflasyon) ile yüzleşmek durumunda kalınır. İstikarsız fiyatlar üretimi çok riskli ya da anlamsız kılmakta ve/veya paranın üretim dışında kullanılmasını çok daha cazip yapmaktadır. Fiyat istikrarının olmadığı bir ülkede işletme sahibinin, yatırımcının ya da bir tasarruf sahibi bireyin önünü görmesi, yatırım kararı vermesi ve riski yönetmesi çok zordur. Bu nedenlerle uzun yıllardır fiyat istkrarının sağlanması merkez bankaları için birinci öncelikli hedeftir. 


Fiyat istikrarını tek bir değişkenle, fiyatlardaki artış oranı/enflasyonla tanımlamak mümkün iken, finansal istikrarı sadece bir değişkenle ifade etmek mümkün değildir. Finansal olarak istikrar olması için finansal piyasada faaliyet gösteren kurumlarda ve ödeme sistemlerinde istikrar olması gerekir. Finansal sistemi oluşturan tüm bileşenlerin (kurumların, bankaların, işletmelerin, ödemelerin ….) dengeli ve istikrarlı olması olarak da açıklanabilir. 

Konunun geçmişine girmenin anlamı yok. Şu kadarını bilsek yeter; özellikle 2008 krizinden sonra, merkez bankalarının sadece fiyat istikrarı hedefi gütmelerinin yeterli olmadığı, piyasanın durumuna, kredi balonu gibi ciddi finansal risklerin birikmesine bakmaları ve gerekirse müdehale edip riskleri azaltmaları gerektiği görülmüştür. Bu nedenle merkez bankları her iki sistemin de istikrarına göre çeşitli araçlarla müdehale eder ve bunların tümüne ihtiyati (makro salınımlı) tedbirler denir.

Bir örnekle açıklamaya çalışalım. Diyelim ki merkez bankanız sadece fiyat istikrarına bakıyor ve %3 enflasyon oranı hedefi var. Kısa vadeli faiz oranlarına müdehale ederek faizleri istenen seviyede tuttu ve hedefi tutturdu. Ancak bu faiz seviyesi öyle bir seviye ki, tüketicinin kredi alması için çok uygun ve sürekli büyüyen bir kredi talebi oluşturdu. Bu durumda kredi balonu büyüyecek, finans sisteminiz giderek daha riskli hale gelecek ve piyasanız en küçük olumsuz haber ve beklentilere karşı bile kırılgan olacaktır. Aynı zamanda yüksek kredi kullanımı ithalatınızı ve bağlı olarak cari açığınızı arttıracaktır. Yani merkez bankasının sadece enflasyon oranını tutturması değil, bunu yaparken finansal risklerin durumunu da göz önüne alması gerekir. 

Söylemesi çok kolay olan bu işin yapılmasının o kadar da kolay olmadığını, Türkiye’nin son otuz yılına, Avrupa’ya, 2008 Amerika krizine bakarak söyleyebiliriz. Karar vermek ve önlem almakla yükümlü olanların kişisel çıkarlarını kollaması, verileri çarpıtması ya da provake etmesi gibi pek çok “insani” etken de zorluğa zorluk katacaktır. 

Peki MB müdehaleyi nasıl yapar? 

Önce kısaca araçları ve işlevlerini tanıyalım : (Alıntıdır) (Kaynak burası)

Ana ilke olarak, para politikası para arzını, ekonomik ihtiyacına göre belirlemeye yöneliktir. Gerek kağıt para ve gerekse ticari bankaların yarattığı kaydi para miktarı aşağıda açıklayacağımız  araçlar yardımı ile düzenlenir.

a. Açık Piyasa İşlemleri:

Para arzını istediği düzeyde tutabilmek için, Merkez Bankasının kullandığı en önemli vasıta açık piyasa işlemleridir. Bu amaçla Merkez Bankası devlet tahvillerinin alım ve satımını yapar. Merkez  Bankası bankalardan tahvil satın alırsa, banka rezervleri  yükselir ve onlar da kredileri arttıracaklarından, para arzı yükselir. Bu araçla Merkez Bankası, ticari bankaların kaynaklarını denetim altında tutar.

b.Döviz İşlemleri

Merkez Bankası ulusal para ile yabancı paralar arasındaki oranı yani pariteyi  belirler. Bu amaçla Merkez Bankası esnek kur sisteminde zaman zaman serbest piyasaya müdahale ederek döviz alır ve döviz  satar. Merkez Bankası döviz sattığında döviz kuru düşerken,  piyasadaki para miktarı azalır. Döviz satın aldığında ise, para  arzı artarken döviz kuru yükselir.

c. Reeskont  Oranlarının Tesbiti
Gerçek ve  tüzel kişiler alacak senetlerini ticari bankalara iskonto ettirerek, kredi alırlar. Bankalar da bu alacaklarını Merkez Bankası nezdinde yeniden iskonto ettirerek verdikleri kredilere kaynak olurlar. Bu işlem, para arzının yükselmesine neden olur. Böyle bir uygulamanın ilk etkisi para miktarı üzerindedir. Merkez Bankası ticari bankalara bu yolla açtığı kredilerin faizini kendisi belirlediğinden, piyasa faiz oranını da büyük ölçüde belirlemiş olur. Özellikle reeskont oranları, kısa vadeli faiz oranlarını belirlemede başarılıdır. Ticari bankalar Merkez Bankasına ödedikleri faiz oranına, çeşitli komisyon, risk ve kar payını ilave ederek bulduğu meblağı müşterisine yansıtır. Reeskont politikasıyla Merkez Bankası hem para arzı hem de faiz oranını etkiler.

d. Kredi Tavanı

Ekonomik kredi miktarı sınırlandırılmak istendiğinde, bankaların belli düzeyin üstünde kredi açmaları yasaklayabilir. Böyle bir uygulama, kaydi para arzını sınırlamada etkin bir yöntemdir.

e. Rezerv Oranını Tespiti
Mevduat sahiplerine güvence sağlam ve mali kesimde panikleri önlemek amacıyla, Merkez Bankası ticari bankalara mevduatlarının belli oranında bir rezerv tutmalarını zorunlu kılar. Bu oranlar banka kesiminde likidite durumlarının yükselmesini veya düşmesini belirler. Rezerv oranları düşerse likidite azalır, aksi durumda likidite artar. Kaydi parayı incelerken gördüğümüz gibi, bu rezerv oranları kaydi para miktarını belirleyen faktörlerden biridir. Rezerv oranı düştükçe kaydi para üretimi artacaktır.
* Rezerv oranı ayrıca bir kısmının döviz ve altın cinsinden tutulabilmesi özelliği eklenerek döviz kuru ve altın fiyatları üzerinde de etkili bir araç haline getirilmiştir.


Hemen bir örnek verip biraz açıklamaya çalışalım. Şimdi şöyle bir senaryo düşünelim: A ülkesi gelişmekte olan bir ülke ve dünya piyasası genel olarak durgun. Biliniyor ki sıcak para diye tabir edilen yatırımcı daha yüksek getiri gördüğünden parasını A ülkesi ve benzeri ülkelere kaydıracak. Birlikte düşünerek A ülkesinde neler olur bulmaya çalışalım:

  • Sıcak para girişi A ülkesi için döviz girişi anlamına gelir. Dövizin fazlalaşması örneğin dolar fiyatını aşağıya çekecek ve dolaylı olarak A ülkesi parası değerlenecektir. A ülkesinin parasının aşırı değerlenmesi onun ihracatını engeller ve dünya üzerinde rekabetçiliğini kısıtlar. Bu olmasın diye A ülkesinin merkez bankası faizleri düşüreceğini açıklar. Yani daha düşük faizle piyasaya (bankalara) para verir ve A ülkesi parasının da arzını arttırarak aşırı değerlenmesini engeller.
  • Ancak düşük faizin bir de yan etkisi vardır. Düşük faizler kredi talebini arttırır ve iç talebi patlatır. Bu enflasyon demektir ve merkez bankasının diğer istikrar hedefine ters düşer. Bu noktada merkez bankası 2 aracı daha devreye sokar. Öncelikle karşılık oranlarını yükseltir sonra da bankaların karşılık oranlarının daha fazla kısmını döviz olarak tutmasına izin vererek döviz rezervlerini arttırır ve piyasadan dövizi çekmiş olur. Böylece merkez bankası A parasının değerlenmesini ve piyasa faizlerini kontrol ederek hem parasının değerlenmesi nedeni ile oluşacak ithalat – ihracat farkını baskılamış hem de enflasyon hedefinden fazla şaşmamaya çalışarak kredilerin artışından doğacak finansal riski azaltmış olur.

Çok kaba şekli ile 2010 yılından sonra Türkiye’de uygulanan politika buna yakındır.

Bu aşamada yazıyı buraya kadar okuma sabrını göstermiş dostlarımdan yorum kısmına yazmalarını, özellikle de konuyu benden çok daha iyi bilen arkadaşların hatam varsa düzeltmelerini ya da eklemeler yapmalarını önemle rica ediyorum.

Bilgi, paylaşılıyorsa anlamlıdır…

Örnek bu yazıdan esinlenmiştir…

Share this Post